ATAÇLAR
Yılmaz Özdil... için yapılan tanımlar
tarkan 2 yıl önce
Yılmaz Özdil gibi bir yazarımızın günlük yazılarını bundan böyle siteye yazmaya karar verdim...
tarkan 2 yıl önce
birkaç gün geriden başlayalım
tarkan 2 yıl önce
5 Ekim 2010 Tek tip Bill Clinton geldi. Boğaz’ı filan gezdirdiler. Vazo hediye ettiler. * Vazo, öyle dandik vazo değil. “Mükemmel insan”ı sembolize eden “Kamil” adını taşıyor: Kamil Vazo... * “Bu vazoya her baktığımda, daha iyi insan olmak için gayret edeceğim” diyen Clinton, vazoyu hak etmek için yaptığı konuşmada, şunları söyledi: “İnsanla samimi olarak ilgilenmeniz gerekir. Sizin sahip olduğunuz şanslara sahip olmayan insanları düşünün. Kör olmamaya çalışın.” * Herkes ağzının içine bakıyordu. Bakarkör olmayanlar gördü... Sağ elinde bileklik vardı. * O siyah plastik bileklikte, Shane Padraig Duffy yazıyordu... Yani? 2008 senesinde, henüz 22 yaşında, Irak’ta hayatını kaybeden çavuşun adı... Clinton gibi, tek kız evladı varmış. * “Kahraman Bilezik” deniyor ona... Irak’ta, Afganistan’da, Vietnam’da hayatını kaybeden askerlerin anısına üretildi. Siyah’ı var, beyaz’ı var; her askerin adına var. Her sene ortalama 500 bin adet satılıyor. Alıyorsun, asker ailelerine yardım için kullanıyorlar. * Obama da takıyor... Onunki, Ryan David Jopek, mayınla ölen 22 yaşındaki çavuş... Annesi hediye etti, adının altında şu cümlecik yazıyor: “Herkes bir şeylerini veriyor, o her şeyini...” * Son seçimde “demokrat” Obama’nın rakibi olan “cumhuriyetçi” Mc Cain de takıyor... 2006 senesinde Irak’ta ölen 21 yaşındaki Matthew Stanley adındaki er... O da annesinden hediye. * Mc Cain’in yardımcısı olarak seçime giren Sarah Palin de takıyor; kendi evladınınkini... 19 yaşındaki Track Palin, Irak’a gitti, ölmeden dönmeyi başardı, annesi hâlâ onun bileziğini taşıyor. * Partileri farklı. Duyguları tek tip. * Clinton sayesinde öğrendik; 2008’de ölmüş, Shane Padraig... O sene, bizim 150 şehidimiz var mesela... Girip, tek tek sormak isterdim TBMM sıralarına... Kaçının adı “Kamil”di acaba? * Dolayısıyla... “Tek tip” askerlik olması için, öncelikle, siyasetçi zihniyetinin “tek tip” olması gerekiyor kardeşim. * “Bedel”li meselesine gelince... Kamil Vazo, bin 100 lira. Kahraman Bilezik, sadece 19 lira. Ne işimiz olur ki bizim ucuzla!
tarkan 2 yıl önce
6 Ekim 2010... $por... Sene 1976. Aylardan... Gene böyle bi ekim. * Sultanahmet Camii’nin önü ana baba günü, iğne atsan yere düşmez, mahşeri kalabalık öğle namazına girmemiş, öğle namazından çıkacak kişiyi bekliyor. Namaz bitiyor, amin, cemaat dağılıyor ki, ortalık tezahürattan yıkılıyor. Önde Muhammed Ali, kolunda Necmettin Erbakan... Sanırsın, Foreman’ı o nakavt etti, dünya ağır sıklet boks şampiyonudur Erbakan! * Sporun siyasete alet edilmesi, yeni moda değildir yani, taaa o günlerde başlar. * Yıllar sonra, Cassius Clay gibi Müslüman olup, Malik Abdülaziz adını alan bir başka dünya boks şampiyonu geldi Türkiye’ye, Formula’ya, Mike Tyson... Kim vardı kolunda? Erbakan’ı nakavt eden Tayyip Erdoğan! * Erbakan genellikle boks üzerine çalışırdı... Mesela, Avrupa Şampiyonumuz Cemal Kamacı, Refah Partisi Sakarya İl Başkanı’ydı... Gong çaldı, ani bi eskivle Hoca’nın gardını düşürüp, AKP’ye geçti Kamacı... Hoca, yediği aparkatla nerden geldiğini şaşırdı, ringe yapıştı. * Başbakanımız ise, boksla sınırlı kalmadı... Dünya ve olimpiyat şampiyonu güreşçimiz Hamza Yerlikaya’yı milletvekili yaptı. AB’yle halı saha maçında santrfor oynadı, biri penaltıdan iki gol attı, mitinglere taraftar atkısıyla çıktı. Etiyopya’ya gitti, hazır Addis Ababa’ya gelmişken, Elvan’ın babasını öptü. Sporcularla Kürt açılımı yaptı, Pele’yi anlattı, Diyarbakır’da herkes Pele’yi beklerken, çıkara çıkara Hakan Şükür’ü kürsüye çıkardı. BDP Lideri Demirtaş, “Değil Hakan Şükür’ü, istersen Messi’yi çıkar, havagazı” dedi, haklı çıktı, Hakan Şükür’lü AKP, Diyarbakır’da folluk oldu. Yılmadı... En son basketbola merak sardı, 12 Dev Adam’la idmana çıktı, baktı ki çocuklar gariban, çıkarıp 28 trilyon liralık çek verdi. * E merak ediyor insan... * Madem sporcuyu seviyoruz, madem dünya ikincilerine bile 1’er milyon dolar veriyoruz... Dünya Şampiyonu olan Kenan Sofuoğlu’na da en azından 1 milyon dolar verilecek mi? * Bakın, ima değil, ironi değil, yürekten söylüyorum... Eğer, Türkiye’de devlet ödülü almayı hak eden bir sporcu varsa, Kenan’ın ta kendisidir. * Çünkü, Diyanetsporludur. * Evet, Diyanetsporlu... Diyanet İşleri Başkanlığımızın spor kulübü var. Camilere gelen gençlerimizi siyasete alet etmek isteyenlere inat, gençlerimizi spora yönlendiriyorlar. Futbol, voleybol, güreş, judo, tekvando, masatenisi dallarında takımları var. Renkleri mavi, beyaz, yeşil... Kenan’dan başka, Türkiye Motokros Şampiyonu olan Orhan Tuna var, Susurluk Sultaniye Camii’nin imamı, ödülleri Susurluk Müftülüğü’nde sergileniyor. Kırkpınar Başpehlivanı Osman Aynur, imam hatipli, Diyanetsporlu... * 2007’de kuruldu. 20 şehirde şubesi var. İlk şubesi nerede açıldı? “Gâvur” İzmir’de! * 23 imam, 8 müezzin, 25 imam hatip öğrencisinden oluşan futbol takımı var İzmir’de, amatör kümede mücadele ediyor, bir yandan da muhteşem tesisler yapılıyor, İbrahim Acar Tesisleri... İzmir Müftüsü’dür İbrahim Acar... Çünkü, CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, soyunma odalarından, çim sahaya kadar pırıl pırıl planladı, temelini attı, kendi adını vereceğine, spora gönül veren Müftü’nün adını verdi. * (Kimsenin haberi bile yoktur bunlardan... Reklamı sevmez Aziz Kocaoğlu, hizmeti kendine mal etmez, ahaliyi toplayıp kameralar önünde iftar şovları yapmaz, spor yapmak isteyene tesis yapar.) * Kenan’a dönersek... Sadece dünya şampiyonu değildir, umreye gitti, Türk spor tarihinin “yarı hacı” tek dünya şampiyonudur. Anlı şanlı parababası spor kulüplerimizin kapısında dilenmektense, sponsorlara yılışmaktansa, maaşa bağlanmak için bir devlet kurumuna kapılanmaktansa, hiçbir ücret talep etmeden, beş kuruş almadan, gitti, Diyanetspor’un sporcusu oldu. * Birini doğumda, birini trafik, birini motor kazasında, üç kardeşini kaybetmiş, gariban tamircinin oğlu olarak, “Dua ederseniz, yeter” dedi. * Duadan başka geliri olmayan bu çocuğa ödül verilmeyecek de, kime verilecek arkadaş? Suçlu mudur Kenan, dinimizi siyasete alet etmediği için? * Uzattık... Şunu da yazalım bari. * Diyanetspor’un bir şampiyonu daha var, kız, Şeyma Tuncer... İsveç’e gitti, Avrupa Tekvando Şampiyonası’nda şampiyon oldu, evine döndü, tek göz oda gecekondu, bir de gördü ki, haciz gelmiş... Mobilyacı babası kredi almış, dara düşmüş, banka tepesine binmiş... Avrupa Şampiyonu olduğu için verilen 150 altını çıkardı, babasına verdi Şeyma... El âlemin şampiyonları servet içinde yüzerken, bizim Şeymacığın şampiyonluğu, hacze gitti yani. * Kimsenin yardım için kılını bile kıpırdatmadığı Şeyma’ya, Nevşehir Diyanetspor sahip çıktı. * Birazcık devlet şefkati görebilmek için, daha ne yapsın şampiyon kızımız Şeyma? Başını mı örtsün mesela?
tarkan 2 yıl önce
7 Ekim 2010...Efonaltı... El Kaide’de F16 pilotu Türk subay varmış, Pakistan istihbaratı tespit etmiş. * “Bunlar yakında New York’taki ikiz kuleleri bizim Genelkurmay’a bağlar” diyorum, inanmıyorsunuz bana... Siz bakın, Cinnah’ın ölümünü evirip çevirip Gandi Kemal’e yıkmasınlar! * Şaka bir yana... Pakistanlı ceymis bont’ları rencide etmek istemem ama, o arkadaş subay filan değildir, pilot hiç değildir. Sadece Türk’tür. * Dikkat ederseniz, öyle pırpır uçak, F104, Fantom falan kesmemiş... Direkt F16 kullanıyor. Sorsanız, uzay mekiği de sürüyordur. * “El” âlem bilmez çünkü. “Kaide”dir bizde. Uçulur. * Hatırlarsınız, tiyatrocu çıktı, “Rumları alnından vurdum, Yunan askerlerini doğradım, et yiyemiyorum hâlâ, burnuma ceset kokuları geliyor” dedi, askerliğini mutfakta yaptığı ortaya çıkınca, “Cümlemi bitirmeme müsaade etmediler” diye yakındı... Maazallah, cümlesini bitirmesine müsaade edilse, “Makarios’un rahibelerini yatağa attım” da diyebilirdi. * Her kadın bi Rambo’yla evlidir Türkiye’de... Kaplumbağa yedim, kobrayı sote yaptım, tam teçhizatlı 50 kilometre koşardık, 8 gün uyumadım, Antalya açıklarında firkateynden denize atladım, denizaltıya bomba yapıştırdım, çarşı iznine tankla çıktım, albayın kızı hastaydı bana, nişanlıyım o zamanlar tabii, yüz vermedim. Kenef nöbeti tuttu halbuki... Fizik, göt göbek. * Askerlik şubesinde şofördür mesela, aç bak albümüne, bütün fotoğrafları beline kadar karda, gözaltları kömür boya... Zannedersin, Pakistan’da gizli harekâta katıldı, Himalaya’da şerpa. * “Ya sen?” diyeceksiniz haliyle... Bi tane fotoğrafım var kendi payıma, ben ve 9 arkadaşım, hamamın önünde sırıtıyoruz... Havanla 200 metreden namlucuk atışı yapıp, 350 metrelik sapmayla vurduğumuz hamamın önü yani, hatıra... Dünya askerlik tarihine geçen kabiliyet düşmanı manga! * Veya, kulak verin başbakanımıza... West Point’ten bröveli gibi “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim” diye öğretiyor ama, kantinde bisküvi kolileriyle şafak saydı aslında. * Netice itibarıyla. Biz birbirimizi biliyoruz da... Bin Ladin agresif adam, ona nasıl anlatacağız, “seni yemişler hoca...”
tarkan 2 yıl önce
8 Ekim 2010...Kürtler Vadisi... “Yasaklar kalksın” diyen BDP, Kurtlar Vadisi’nin “yasaklanması için” RTÜK’ü göreve çağırdı. RTÜK böyle bi şey zaten. Harfleri karıştır, TÜRK. Gene karıştır, KÜRT. * Kimin ayağına basılırsa... O göreve çağırıyor! * Hazır mevzu “dizi dizi inciyim, reytinglerde birinciyim”e gelmişken, hadi gelin kanalları zaplayalım biraz. * Seymen Ağa Samur Ağa Ömer Ağa Boran Ağa Son Ağa Sıla, Berivan, Asi, Asmalı Konak, Kırık Ayna, Kınalı Kar, Beyaz Gelincik, Zerda. * Ağaları beyleri, aşireti berdeli ambalajlayıp normalleştirirlerken, kanayan yaraya parmak basıyoruz ayaklarıyla, töreyi möreyi memlekete dayatırlarken... Gıkı çıktı mı BDP’nin? * Brad Pitt’e benzeyen para babası aşiret ağaları, gıcır gıcır lüks otomobillerle arakladıkları kızları çatır çatır götürürken, TRT spikerleri kadar güzel Türkçe konuşuyorlardı, pürüzsüz, sıfır şive... Niye bu aşiret ağaları anadillerinde konuşmuyor diye itiraz etti mi BDP? * Beri yandan... “Devlet” denilen kavramı rezil-i rüsva eden, silahlı kuvvetleri hedef tahtasına oturtan Kod Adı, Hatırla Sevgili, Sağır Oda, Hacı gibi dizileri eleştirip, ayıp oluyor dedi mi BDP? * Peki, o günlerde... Yok muydu RTÜK? Yok muydu Kurtlar Vadisi? * Çünkü... * Bu sene enteresan bi değişim yaşandı... Yıllardır yaptıkları hatayı anlayan, tufaya geldiklerini kavrayan televizyon yöneticileri, aşiret dizilerini toptan kaldırdı. Senaryoların neredeyse yüzde 95’i şehirde geçiyor artık... Arka Sokaklar, Behzat Ç., Ezel, Kanıt gibi polisiye diziler damgasını vuruyor. Türk Malı, Papatyam, Geniş Aile, Akasya Durağı gibi kahkahalar, Kavak Yelleri, Küçük Kadınlar, Arka Sıradakiler gibi gençlik öyküleri öne çıkıyor. Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği gibi klasikler hakkını buluyor, örnek oluyor. Öyle Bir Geçer Zaman ki, Fatmagül’ün Suçu Ne, Bitmeyen Şarkı bağımlılık yaratıyor. Büyük usta Gani Müjde’nin yazdığı Deli Saraylı ise, Amerikalı olsalar Emmy Ödülü almaları gereken Perran Kutman ve Çetin Tekindor’un müthiş performanslarıyla hem güldürüyor, hem yurtseverlik aşılıyor. * Türkiye dizilerde normalleşti. Budur rahatsızlık veren. * BDP’ye goygoyculuk yapayım derken, Kurtlar Vadisi’ne “kötü örnek” deyip... Martin Scorsese’nin Amerikan Kurtlar Vadisi, Oscar’lı Köstebek’ini ayakta alkışlayan... “The Godfather-Baba”yı tarihin gelmiş geçmiş en büyük filmi ilan eden liboşlar ise, aynı liboşlar. * “Kardeşi kardeşe düşman ettiği” iddia ediliyor. 12 Eylül öncesinde kardeş kardeşin gırtlağına çöktü... Tek kanallı dönemde, ha bire, artistik buz pateni ve necefli maşrapa seyrettikleri için mi? * Demem o ki... Televizyonlar komple “Kürtler Vadisi”yken iyiydi de, şimdi mi kötü?
meani 2 yıl önce
;)
tarkan 2 yıl önce
Et'liye süt'lüye karışmayın... Türbanı kaşıyın... Kapıları cart diye açtılar. Kesi hayvanı getirildi. Besi hayvanı getirildi. Yetmedi, et ithal edildi. Şimdi? Süt ithalatına izin verildi. * ABD ve İngiltere'de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli halk masalı var... * Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, buğdayı ekmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, “İş başa düştü” der, kendi eker, büyütür, öğütür, ekmek yapar, “Beraber yiyelim mi?” diye sorunca, ekimine yardım etmeyen öbür hayvanlar sofraya oturmaya kalkar... Gülümser, “Yok öyle yağma” der, lokma bile vermez. * Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar, ders alır, çalışmayana ekmek mekmek olmadığını kavrar. * E herkes çocuk değil tabii... Küreselleşme karşıtı oldukları için ha bire sopalanan aktivistler, bu masalı revize edip, UNICEF'in sitesinde yayınladılar. Ki, öbür ülkelerin büyükleri okusun! * Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, yardım ister... Ördek “Boş ver buğdayı, kahve tohumu satayım, acayip para kazanır istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “Kahve ek, ben pazarlarım” diye seslenir. Fare ise, “Kahve ekmen için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir. * Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar, “Kahve ekmem için kim yardım edecek” diye sorar... Ördek “Gübre satayım, çabuk büyür” der. Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare ise, “Gübre ve ilaç alman için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir. * Neticede hasat vakti gelir, kırmızı ibikli küçük tavuk “N'apacağım ben şimdi bu kahveyi” diye sorar... Ördek “Paketlemek için fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz “Herkes kahve ekti, fiyatlar düştü, beş para etmez maalesef” diye seslenir. Fare ise, “Borcunu öde artık” der! * Kırmızı ibikli küçük tavuk ibiği kaptırdığını fark edince, “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar... Ördek “Ekmek var da, paran var mı” diye sorar. Domuz “Herkes kahve ekti, buğday kalmadı, kusura bakma” der. Fare ise, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan, artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin verebilirim” diye akıl verir. * Şimdilerde, bizim kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisinin olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş... Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek'le domuz'un fare'yle ortak olduğunu öğrenmiş! * Böyle bu işler. * “Masal çok uzun, okuyamam” diyenler için, bi de kısacık fıkrası var... * Elmayla elmaşekeri yolda karşılaşmışlar. Elma jest olsun diye “Elbisen ne güzel” demiş. Elmaşekeri havaya girmiş, “Armani” demiş. Elma gülümsemiş: “Kıçındaki kazıktan belli!”
tarkan 2 yıl önce
10 ekim 2010...Mucize ve tesadüf hayat böyle bi şey... İsrail’den fil geldi. Gabi. * Gabi Antepli oldu yani. * Dünyanın ilk tüp bebek fili o. * Tesadüfe bakın ki, çalışmayan organı çalıştırıp, ilk tüp bebek insanı dünyaya getiren Profesör Robert Edwards’a Tıp Nobel’i verildiği gün, Türkiye’ye geldi. * Tesadüfe bakın ki, aynı gün, çalışmayan organları çalışanlarıyla değiştirip insanlığa hayat veren Profesör Mehmet Haberal’a Amerikan Cerrahlar Birliği Onursal Ödülü verildi. * Tesadüfe bakın ki, Profesör Edwards, Nobel aldığını öğrenemedi ve Nobel’ini almaya gidemeyecek; çünkü beyin fonksiyonlarını yitirdiği için hastanede yatıyor. * Tesadüfe bakın ki, Profesör Haberal da, onursal ödül aldığını öğrenemedi ve ödülünü almaya gidemeyecek; çünkü beyin fonksiyonları yerinde olduğu için hapishanede yatıyor. * Tesadüfe bakın ki, İngiliz Profesör Edwards ve dünyanın ilk tüp bebeği olan İngiliz Louise Brown hiç Türkiye’ye gelmediler ama, Türkiye’nin ilk tüp bebeği Ece, şu anda İngiltere’de. * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp bebeği Louise’in büyüyünce şöhretten başı döndü, dünyanın eğitim seviyesi en yüksek ülkelerinden olan İngiltere’de tahsilini yarım bıraktı... Türkiye’nin ilk tüp bebeği Ece ise, bırak şöhret peşinde koşmayı, basına fotoğraf bile çektirmedi, eğitim seviyesi en geri ülkelerden olan Türkiye’de Robert Kolej’i bitirdi. * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp bebeği Louise’in nikâh şahidi Nobel ödüllü Chambridge profesörü ama, kendisi anca devlet torpiliyle PTT’de işe girebildi, kocası da barda kapıcı... Türkiye’nin ilk tüp bebeği Ece ise, Chambridge’in en büyük rakibi Oxford’un hukuk fakültesinden birincilikle mezun oldu. * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp bebeği İngiliz ama, dünyanın ilk tüp ikizleri taaa Avustralyalı... Türkiye’nin ilk tüp ikizleri ise, Türkiye’nin ilk tüp bebeği gibi, İzmirli. * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp ikizlerinin annesi 1980 Eylül’ünde hamile kaldığında, Türkiye’de darbe oldu... Türkiye’nin ilk tüp ikizlerinin ismi ise, Kenan ve Evren iyi mi! * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp üçüzleri, ikizler gibi Avustralya’da dünyaya geldi ama, başka hastanede... Türkiye’nin ilk tüp üçüzleri ise, Türkiye’nin ilk ve ikizleri gibi, gene İzmir’de dünyaya geldi, gene Ege Üniversitesi’nde. * Tesadüfe bakın ki, Türkiye’nin ilk tüp üçüzleri, 1.5’ar kilo doğmuştu, 45 gün kuvözde kalmışlar, tüm Türkiye nefesini tutarak, hayata “bağlanma” çabalarını izlemişti. Bağlandılar. Ama “parçalandı”lar... Çünkü, evlat sahibi olabilmek için tüp bebek deneyen anne-babaları boşandı maalesef... Biri anneyle, ikisi babayla yaşıyor... Böylece, hem tıp tarihine geçtiler, hem de “en az üç çocuk” tezinin illa mutluluk getirmediğini kanıtladılar. * Tesadüfe bakın ki, Türkiye’ye gelen dünyanın ilk tüp fili Gabi de, parçalanmış ailenin yavrusu... Annesi Pakistanlı Tamar, İsrail’de yaşıyor, babası Hindistanlı Emmett, İngiltere’de. * Tesadüfe bakın ki, Türkiye’nin en ünlü fili Pak Bahadur da, Pakistanlıydı, ana-babasından koparılmıştı... Üstelik, o da, Türkiye’nin ilk tüp bebekleri gibi, İzmir’in hemşerisiydi. * Tesadüfe bakın ki, 50 sene yalnız yaşayan Bahadur’a gelin olsun diye, Hindistan’daki ana-babasından koparıp 2 yaşındaki Begümcan’ı getirdiler, ama, Begümcan büyüyene kadar Bahadur yaşlandı, 59’unda öldü, bu sefer 11 yaşındaki Begümcan yalnız kaldı, hadi bakalım anasından-babasından koparıp, Begümcan’ın yaşıtı bi damat getirdiler, adı Winner; âşık oldular, yavrularını bekliyoruz... Nereden getirdiler Winner’ı? Gabi’nin memleketi İsrail’den! * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp bebek fili Gabi, İzmirli Winner sayesinde geldi... Çünkü, Gaziantep Belediyesi, aslında Sri Lanka’dan fil getirecekti. Sri Lanka’da darbe oldu, iş yattı... Tam o sırada, fil Winner’ın İsrail’den İzmir’e geldiği öğrenildi, İsrail’den yardım istendi. * Tesadüfe bakın ki, tam “fil” yardımı gelecekken, insani yardım “fil”omuzu bastılar, Hayfa Limanı’na götürdüler... Sonra, Gabi’yi gene Hayfa Limanı’ndan gemiye yükleyerek, “fil”le birlikte hayvan “filo”su gönderdiler; iki zebra, üç suaygırı, dokuz maymun. * Tesadüfe bakın ki, Gabi kelimesi Türkçede “ahmak” anlamına geliyor ama, aslında, dünyanın ilk tüp bebek filini dünyaya getiren ve trafik kazasında hayatını kaybeden “ileri zekâlı” Doktor Gabi Eshkar’ın adı. * Tesadüfe bakın ki, “Doktor” Gabi Eshkar’ın hatırasını yaşattığı için Gabi’nin adını değiştirmeme kararı alan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı da doktor... * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp fili Gabi, bizim İzmirli Winner gibi “Yahudi” memleketinde doğdu ama, dünyaya geldiği yerin adı, “İncil” Hayvanat Bahçesi! * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp insanını dünyaya getiren ve Nobel alan Hıristiyan profesör, Vatikan’ın hışmına uğradı, “Dinimize göre asla kabul edilemez” dendi, aforoz edildi... Diyanet İşleri Başkanımız Ali Bardakoğlu ise, “Dini ve ahlaki kurallara uygundur” dedi, üstüne, Türkiye Diyanet Vakfı’na hastane kurdurup, tüp bebek uygulaması başlattı. * Tesadüfe bakın ki, Diyanet’in İstanbul’daki 29 Mayıs Hastanesi’nde bir anne tüp bebek yöntemiyle hamile kaldı. Doğum için Samsun’a gitti. Takdiri ilahi olsa gerek, 29 Mayıs Hastanesi’nde değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu müjdeleyen “19 Mayıs” Üniversitesi’nde doğum yaptı; ikiz. * Tesadüfe bakın ki, dünyanın ilk tüp bebeğini dünyaya getiren Hıristiyan profesör, Papa tarafından aforoz edilirken... Diyanet’in ilk tüp bebeklerinin babası, imam. * Tesadüfe bakın ki, Oxford’u birincilikle bitiren ilk tüp bebeğimizin ardından, tüp bebek babası olan imam da... “Turkey” vesilesiyle bize “hindi” diyen ukala dümbeleği İngilizlere kapak oldu! * Tesadüfe bakın ki, fena yazı olmadı, fil’hakika, ben bile beğendim.
tarkan 2 yıl önce
12 Ekim 2010...Kusturicart curt... AKP davet edince... Kusturi'canım. CHP davet edince... Kusturi'cani. * İkiyüzlülüğe suçüstü yani. * Bakın, 4 ay filan önce... Kusturica'nın Bursa'ya gelip, çiçeklerle karşılandığı, ayakta alkışlandığı günlerde, bir başka “sanat” etkinliği daha vardı: Eurovision Şarkı Yarışması. * Sırbistan kime 12 tam puan verdi? Bosna'ya. Bosna kime 12 tam puan verdi? Sırbistan'a. * E hal böyleyken... Sana n'oluyor birader? * Aynı Eurovision'da... Yunanistan bize sıfır verdi. Rumlar sıfır verdi. Ermenistan sıfır verdi. Rusya sıfır verdi. İsrail sıfır verdi. * Birbirinin gırtlağına çöken Sırbistan'la Bosna sarılıp barışırken... Güya, komşularıyla “sıfır sorun” açılımı yapan Türkiye, komşularından ala ala “sıfıra sıfır elde var sıfır” puan aldı. * Sallarken manga'lda kül bırakmıyoruz ama... Öbürlerini boşver, “Hepimiz Ermeniyiz” dediğimiz komşumuz bile, şarkısında “aynı olabiliriz” diyen manga'ya günahını vermedi! * Ancak, her şeye rağmen bu durum, Kusturica'nın dangalak olduğu gerçeğini değiştirmez tabii... Çünkü, soykırımcı Sırbistan'a destek vereceğine, “Türkler soykırım yaptı” deseydi, Nobel alamasa bile Oscar alırdı, Antalya'ya davet edilmese bile, en azından Çankaya'da ağırlanırdı. * Kusturi'cahillik etti. Kovulmayı hak etti.
tarkan 2 yıl önce
13 Ekim 2010...Muz cumhuriyeti... Gazeteciliğin ağababalarından bi İngiliz, “Gazetecilik genel itibariyle, Lord Jones'un yaşadığından haberi olmayan insanlara ‘Lord Jones öldü' demekten ibarettir” demiş. Dolayısıyla, ahalimiz için rahmetli Lord'tan farksız olan HSYK'yı filan anlatmanın manası yok. * Gelin, ileri demokrasinin yaşandığı ülkemizi bırakıp, muz cumhuriyetini anlatayım size... * Dünyaya nizam intizam vermeye çalışan bilim adamları, bakmışlar ki, muz cumhuriyetinde nizam intizam yok, öğretmeye karar vermişler, rastgele üç maymun seçmişler, kafese koymuşlar, kafesin tavanına da muz asmışlar... Muzu gören maymunlar tellere tırmanıp uzanmış ki, vermişler tazyikli suyu, nerden geldiğini şaşırmış zavallılar, paldır küldür yere yuvarlanmışlar, kafa göz haşat... Uslu uslu oturmaya başlamışlar, sırılsıklam. * Bakmışlar ki, bunlar öğrendi, ıslak maymunlardan birini çıkarıp, yerine kuru bi maymun koymuşlar... Kuru maymun tellere hamle yaptığında, tazyikli suya gerek kalmamış, ıslak maymunlar yapışmış kuru maymunun ayağına, vermişler sopayı, başımızı belaya mı sokacaksın diye... Böylece, o da öğrenmiş, oturmuşlar uslu uslu, ikisi yaş, biri kupkuru. * Sonra, ıslak maymunlardan birini daha çıkarıp, yeni bi kuru maymun koymuşlar kafese, bu sefer, ıslak olanı tazyikli su korkusuyla, kıdemli kuru olanı kanun böyle diye, girişmişler tekme tokat tecrübesiz kuru maymuna... Oturmuşlar uslu uslu, ikisi kuru, biri sırılsıklam. * Ardından, son ıslak maymunu dışarı alıp, üçüncü kuru maymunu ittirmişler içeri, garibim muza teşebbüs edince, esaslı sopa yemiş öbür kuru maymunlardan, bilhassa ilk kurunun böbreğe böbreğe çalıştığı görülmüş... Netice itibariyle, neden dövdüğünü bilmeyen iki kuruyla, neden dövüldüğünü anlamayan bir kuru maymun elde edilmiş. Oturmuşlar uslu uslu. * “Sebepsiz kader” deniyor buna... Tek tek öğreniliyor. * Korkaklıkla ahmaklık birbirine karışınca... İlla kuru'nun yanında yaş'ın da yanmadığını, yaş'ın yanında kuru'nun da yanabildiğini kanıtlıyor. * Belki ilk kez okudunuz hikâyelerini ama, posterleri bile var, dünyaca meşhurdur muz cumhuriyetinin o üç maymunu... Aslında yürekleri pırpır eder, içleri gider ama, sanki hiç oralı değillermiş gibi, görmedim, duymadım, konuşmadım deyip, otururlar uslu uslu.
tarkan 2 yıl önce
14 Ekim 2010...Maden'iyet dediğin tek dişi kalmış canavar... Sene 1985... Alman gazeteci Günter Wallraff, babaçko bıyık bırakmış, siyah peruğun üstüne kasket takmış, Ali Levent Sığırlıoğlu diye sahte kimlik çıkarıp, Türk kılığına girmiş ve “En Alttakiler”i yazmıştı. * Hem Türkiye'yi, hem Almanya'yı sarsmış, duygusal olarak silkelemişti o kitap... Çünkü, ekmek kavgası için acı vatanın yolunu tutan Türklerin nasıl haksızlıklara uğradığını, ırkçılar tarafından nasıl aşağılandığını, hor görüldüğünü, modern köle gibi en pis işlere sürüldüğünü, bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Dehşete kapılmış, kahrolmuştuk. Tokat gibiydi adeta. * Mustafa da tokat yemiş gibi olmuştu “En Alttakiler”i okuduğunda... Zonguldak'ta madenciydi aslında, kader'ine razı olmamış, trene atlamış, gurbet ellere, Almanya'ya gelmişti. Ve, bizim o kitabı okurken bile gözyaşlarımızı tutamadığımız insanlık dışı muamelelere bire bir maruz kalmıştı. * Oralarda aşağılandıkları, buralarda “kafasına tüy takmış” karikatürize tiplerle alay konusu edildikleri günlerdi... “Zaten kendi vatanımızda bile köle gibiyiz, burada köle olmuşuz çok mu” diye düşündü, doğduğu değil, doyduğu yeri vatan belledi, namusuyla çalıştı, çabaladı. * Almanya, o kitaptaki Almanya'ydı ama, o kitaptaki Almanlardan ibaret değildi... Her ülkede var olan şerefsizler orada da vardı elbette ama, fırsat eşitliğine inanan adaletli insan evlatları çoğunluktaydı. * Evladı doğdu bu arada Mustafa'nın... Oğlu oldu. * Fırsat eşitliği sağlayan, yeteneğe imkân tanıyan Alman sistemi devreye girdi, Mustafa'nın oğlunu öz be öz kucakladı... “Türk bu, ayıralım” demediler. “Made in Germany” diye baktılar ona. * Netice? * “En Alttaki”nin oğlu... “En üst”e çıktı! * Alman milli takımının beyni. Real Madrid'de oynuyor. * Evet, Mesut o... Zonguldaklı madencinin oğlu. * Kader'se bu... Kadere bakın ki, Alman milli takımını sırtlayan Zonguldaklı madencinin oğlu Mesut gibi, Türk futbol tarihinin en büyük başarısını kazanan takımın beyni, Yıldıray Baştürk de, ekmek ve fırsat eşitliği için Almanya'ya giden Zonguldaklı bir başka madenci babanın oğlu. * Bakın, Şili'deki madencileri Almanya'da taaa 1963 senesinde uygulanan yöntemle, 69 gün sonra hayata döndürüyorlar... Zonguldak'taki iki madencimizin ise, 151 gündür cesedini bile çıkaramadık... “Canlı” yayınları izlerken yazıyorum bu satırları... * İyi ki göç etmiş Mesut'un babası, iyi ki göç etmiş Yıldıray'ın babası... Göç etmeselerdi, bırak en alttaki “iki evladımız”ın en üste çıkmasını, muhtemelen, çaresizlikle baba mesleğini seçip, göç'ük altında kalacaklar ve şu anda Zonguldak'ta yerin dibinde çıkarılmayı bekleyen “iki ceset” olacaklardı. * İnsan var, yetenek var... Un var, şeker var, kara kara, anca cenaze helvası karabiliyoruz çünkü! * Ve, sene 2010... Günter Wallraff'ın badem bıyık bırakıp, kafaya takke takarak, bi kitap daha yazması lazım. * Orası acı vatan hikâye artık. Burası acıklı vatandır.
tarkan 2 yıl önce
15 Ekim 2010...Patagonya... Başbakan Erdoğan, Süleyman Demirel’in “Türbanlılar Arabistan’a gitsin” şeklindeki sözlerini hatırlatınca, AKP milletvekilleri “Demirel Patagonya’ya!” diye bağırdı. Bülent Arınç, cumhurbaşkanının eşi türbansız olsun denemeyeceğini belirterek, “Bu şartı Patagonya’da bile koyamazsınız” dedi. İhracatçılar Birliği Başkanı, Davos’taki van minüts çıkışını haklı bulduğunu ifade ederek, “Patagonya başbakanı değil, Türkiye başbakanıdır” dedi. Tek-Gıda İş Sendikası Başkanı, “Tekel işçilerine Patagonya işçisi muamelesi yapamazsınız” diye çıkıştı. Saadet Partisi’nin o zamanki lideri Numan Kurtulmuş destek verdi, “O işçiler Patagonya’da direniş yapmıyor” hatırlatması yaptı. Sağlık çalışanları miting düzenledi, “Burası Patagonya değil” pankartları taşındı. Yandaş medya, Genelkurmay’ı “Patagonya ordusunun generalleri”ne benzetti. Görevden alınan Adana Belediye Başkanı, “Burası hukuk devleti, Patagonya devleti değil” diye itiraz etti. Fay hatlarına inşaat izni verilmesini eleştiren deprem profesörü, “Burası Patagonya mı?” diye hesap sordu. * Spor yazarları sık sık yazar, “Rijjkard efendiye burasının Patagonya olmadığı hatırlatılmalı, Schuster’in taktiği Patagonya’da bile uygulanmıyor” filan... En son Hiddink’e haddini bildirdiler, “Sana teslim ettiğimiz takım, Patagonya milli takımı değil!” * AKP Afyon Milletvekili, ihaleleri soranlara, “Kanun var, nizam var, burası Patagonya değil” cevabını verdi. Açılış törenlerinde AKP’lilerin kürsüye çıkarıldığını, kendilerinin çıkarılmadığını belirten CHP Tekirdağ Milletvekili, “Biz Patagonya milletvekili miyiz?” diye dert yandı. AKP Dışişleri Komisyonu Başkanı, “AB sürecimiz devam ediyor, çünkü Türkiye Patagonya değil” dedi. MHP İzmir Milletvekili, “Nereden nereye geldik diyorlar, halbuki Patagonya bile bu kadar küçülmedi” dedi. AKP Balıkesir Milletvekili ise, “Cumhuriyet mitingleri yapanlar Cumhuriyet çocuğu da, biz Patagonya çocuğu muyuz ulan?” diye sordu. * Dandik bi yer yani Patagonya. * Peki, nerede bu Patagonya? * Şili’de! * E açtım tabii telefonu Şili’deki gazetecilere, “Kardeşim, siz ne dandik ülkesiniz böyle, bakın cesetleri 5 aydır çıkaramayan bizim çalışma bakanı, sağ kalsalardı en fazla 3 günde çıkarırdım diyor, 69 gün örgü mü ördünüz orda, yok mu sizde böyle basiretli bi bakan?” diye sordum... * “Valla doğma büyüme Patagonyalıyız, ne gördük ne duyduk, öylesi Patagonya’da bile yok” dediler.
tarkan 2 yıl önce
16 Ekim 2010...Benden söylemesi (5)... Kahvaltı sofrasını hazırlayan kadın, bakmış ki, kocası günaydın bile demeden gazetenin spor sayfalarına gömülmüş... Sitemkâr bi ses tonuyla “Eminim, bugünün ne olduğunu bile hatırlamıyorsun” demiş... Adam kaldırmış kafayı sayfaların arasından, evlilik yıldönümü olsa, değil, doğum günü olsa, o da değil, herhalde tanıştığımız günü unuttum diye düşünmüş ama, hiç bozuntuya vermeden gülümsemiş, elbette unutmadım diyerek, çıkmış işine gitmiş. ¡ Öğleye doğru kapı çalınmış, kadın açmış, çiçekçi çocuk, nasıl unuturum imzalı kırmızı gül buketini uzatmış... Yarım saat geçmeden, gene kapı çalınmış, bu defa pastanenin çırağı, çikolata kutusunu teslim etmiş... Öğleden sonra gene kapı çalınmış, kurye, bi kutucuk bırakmış, kadın açmış ki, geçenlerde vitrinde beğendiği pırlanta kolye. ¡ Kadın akşamı dar etmiş, ding dong, kapıyı açar açmaz kocasının boynuna atılmış, “Seni seviyorum bi tanem” demiş, “hayatımdaki en güzel Cumhuriyet Bayramı!” ¡ Zordur unutkanlık... Pahalıya patlar genelde. ¡ Bakın, 29 Ekim resepsiyonu için Çankaya Köşkü’nden CHP’ye davetiye gönderildi. “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı yazmıyor, sadece Türkiye Cumhurbaşkanı yazıyor, bu ne rezalet” diye, ortalığı ayağa kaldırdılar. Çankaya Köşkü şırrakk diye dayadı eski davetiyeleri, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer döneminde de aynı sıfatın kullanıldığını belgeledi. ¡ Necmettin Erbakan’la Abdullah Gül’ün doğum günlerinin 29 Ekim olması, zaten yeterince matraktı... CHP’nin hafızası sayesinde, daha şimdiden, Abdullah Gül’ün hayatındaki en güzel Cumhuriyet Bayramı oldu! ¡ Üstelik... Kahvaltıda “Resepsiyona katılmıyoruz” dediler, akşam yemeğinde genel başkan çıktı “Katılabiliriz” dedi. E haliyle genel başkanın yemeğine katılan yandaş medyacılar, katıla katıla bi hal oldu. ¡ Halk Fırkası vardı... Bunlar da Cumhuriyet Halk Fıkrası herhalde!
tarkan 2 yıl önce
17 Ekim 2010...Gözüne gözlük... Bizim garibim madenciler ocaktan çıkar, üst baş kapkara, bi tek gözleri görünür... Şili’de madenciler ocaktan çıktı, saç baş tertemiz, bi tek gözleri görünmüyor! * Hepsinde janti gözlük. * Sanırsın sörf’e gidiyorlar. Ya da ne bileyim, 69 gündür kayak merkezindeydiler, snowboard’tan geliyorlar. * E yazmak lazım. * “At gözlüğü” takanlar, boşuna zahmet edip okumasın... Gözünü dört açmak isteyenlere ise, tavsiye ederim. * Jonathan Franklin diye bi arkadaş var, gazeteci, İngiliz aslında, üniversiteyi ABD’de okudu, New York Times’ta filan çalıştı, sonra gökdelenlerden sıkıldı, kendini dağa-bayıra vurdu, 15 sene önce Şili’ye taşındı, Santiago’ya yerleşti, Şilili takı tasarımcısı bir kadınla evlendi, Guardian Gazetesi’nin Güney Amerika muhabiri oldu... Maden çökünce, bavulu topladı, gitti, çadırı kurdu, kurtarma çalışmalarına gece-gündüz tanıklık etti. Oraya doluşan 2 bin gazeteci, evet, 2 bin gazeteci, madencilerin çıkarılışını “görmek” için beklerken, bizim Jonathan, iyi de birader, bu madenciler “nasıl görecek?” diye düşündü. Çünkü, adamlar 69 gündür kapkaranlık mezarda yaşıyordu, dışarı çıktıklarında gözleri hasara uğrayacaktı. Güneş gözlüğü lazım dedi, önce kurtarma ekibinin başkanına söyledi, olur’u alınca da, gözlük firmasına telefon etti. * Firma üstüne atladı, tanesi 180 dolardan 35 adet gözlük gönderdi, kıyağımız olsun dedi, para almadı. 33’ünü madenciler taktı, 2’sini dayanışma için Şili maden bakanı ve Şili devlet başkanı taktı. * 150 ülke canlı yayınladı, bir milyar kişi seyrederken, madenciler bi çıktı, hepsinde janti gözlük! * Oakley o. * Nedir Oakley? * James Jannard diye bi arkadaş var, Amerikalı, eczacı olacaktı aslında, sıkıldı, reçete şurup filan uğraşamam dedi, üniversiteyi üçüncü sınıfta bıraktı, 300 dolar sermayeyle şirket kurdu, ilk gözlüğü evinin garajında tasarladı, adını da Oakley koydu... Oakley, köpeğinin adıydı. * Doğa sporları meraklısı olan, karda-çölde motora bisiklete binmeye bayılan ve arkadaşları arasında “çılgın” lakabıyla tanınan James, popüler kültür dehasıydı. Hollywood’a saldırdı... Görevimiz Tehlike’nin giriş sahnesinde Tom Cruise’un taktığı afili gözlük var ya, Oakley o... Blade filminde vampir avcısı Wesley Snipes’ın gözünden çıkarmadığı kara gözlük... Savaş filmi Black Hawk Down’da komandoların taktığı... Zaten, şu anda Irak’ta ve Afganistan’da görev yapan Amerikan askerleri de Oakley takıyor; tek tek uğraşmadı, Amerikan ordusuyla toptan anlaşma yaptı. Örümcek Adam’a, X-Men serisindeki garip tiplere, The Taking of Pelham 123’te John Travolta’ya taktırdı. Özendirdi. * Nokta vuruşları yaptı... ABD’de naklen yayınlanan turnuvalarda gözlüğünü hiç çıkarmadan oynayan dünya poker şampiyonu Phil Hellmutt’a sponsor oldu. Kanser hastası olduğu için, fotoğrafı dünyada en çok kullanılan, gelmiş geçmiş en büyük bisikletçi Lance Armstrong’a sponsor oldu. * Uzatmayayım, trend oldu, 500 milyon adetten fazla gözlük sattı. Baktı ki, iyi satıyor... Yetti gari, tadında bırakmak lazım dedi, Oakley’i 2007’de 2 milyar 100 milyon dolara İtalyan devi Luxottica’ya sattı. Dijital kamera işine girdi. “Dünyanın en yaratıcı 100 insanı”ndan biri seçildi. * Üç milyar dolar şahsi serveti var. Dört çocuğu, dört tane özel jet uçağı var. Apartman hayatından daralıyor... Biri ABD’de, ikisi Fiji’de, üç tane özel adası var; adalarda oturuyor. * Oakley’i satın alan Luxottica ise, gözlükte dünyanın en büyüğü... Amerikalıların yaratıcılığından faydalanmak için, Oakley’in merkezini İtalya’ya taşımadı, California’da bıraktı. Oakley’in yanı sıra, Ray-Ban, Prada, Chanel, Bvlgari, Versace, Donna Karan, Miu Miu gibi markaların gözlüklerini üretiyor. Luxottica’nın 6 milyar dolar serveti olan sahibi, İtalya’nın en zengin ikinci adamı... Berlusconi üçüncü... Bizim Başbakan da, Luxottica’nın ürettiği gözlüğü takıyor, gözü rahatsızlandığında Bvlgari almıştı, 670 liraya. * Peki, neden Oakley? Onca gözlük markası varken, niye Oakley taktı Şilili madenciler? * Çünkü, yazının başında bahsettiğim gazeteci Jonathan, doğa sporları hastası, bisiklet tutkunu, özellikle de Lance Armstrong hayranı... Oakley, Şili’deki ilk şubesini 2004’te açmıştı... E şube açılınca, üniversite yıllarından beri Oakley kullanan Jonathan’ın gözlük almak için taaa New York’a gitmesine gerek kalmamıştı. Gözlük aklına gelince de, aklına ilk olarak Oakley gelmişti doğal olarak... (Müşteri memnuniyeti diye buna derim ben!) * Böylece, lise mezunu, popüler kültür yaratıcısı, bilinçaltı sihirbazı James’in zekâsı, ABD üzerinden İtalya’ya, oradan Şili’ye, döndü dolaştı, madencilerin gözüne gözlük oldu! * 1 milyar kişi seyretti. * Sadece 300 dolara kurduğu şirketi, 2 milyar 100 milyon dolara yükseltti... 6 milyar dolarlık şirket ise, tanesi 180 dolardan, sadece 6 bin 300 dolarlık bağışta bulunarak, 150 ülkede binlerce saat ekranda kalıp, dünya genelinde 41 milyon dolarlık reklamı bedavaya getirdi. * (Reklam bedeli hesabını Amerikan CNBC televizyonu yaptı. Amerikan Fox televizyonu ise, “Oakley’in gözlük bağışı, hiç şüphesiz 2010 yılının en başarılı yatırımı oldu” yorumunu yaptı.) * (Endonezya’ya, Pakistan’a 400 milyon dolarlık yardım yapıp, anca teşekkür plaketi alan Türkiye ise, sanırım parası bittiği için, beş aydır madenci cenazelerini çıkaramıyor.) * Netice itibariyle... Tüm dünya, Şilili madencilerin çıkarılışını gözyaşlarıyla seyredip “Emekçi kardeşlerimiz kurtuldu, yaşasın insanlık” romantizmi yaparken, “sermaye vizyonu” malı götürdü yani. * Gazeteci Jonathan’a dönersek... “The 33” diye kitap yazıyor, önümüzdeki ay piyasaya çıkacak, 100 milyon adet satılması bekleniyor. Aman güneş gözlüğü takarak okuyun ha!
12>>>
Yılmaz Özdil... beni tanımlar diyenler
Benzer Ataçlar