Oscar’a dokuz dalda aday olan film, “Titanic”i devirerek ulusal ve uluslararası hasılat rekorlarını da kırdı! (spot) “E.T.” ile “Star Wars” arasında bir yerde duran James Cameron’un filmi, kusursuz teknolojisiyle sinema devrimi yaratsa da ‘tarihsel’ açıdan yüzde yüz anlamda yenilikçi bir yapının izini sürmüyor.
Bu kadar büyük bir gişe rakamına ulaşmasının ana sebebi ise, bilimkurgu tarihinin duygusal ve
evrensel iki klasiğinin yapılarını arkasına alması olmalı. James Cameron, bir geldi mi pir geliyor denebilir aslında.
Öyle ki “Titanic” ile turnayı gözünden vurup uzun süre kırılamayacak bir hasılat rekoruna ulaşmıştı. Üstelik hem dünya çapında, hem de ABD’de! 1.9 milyar dolarlık uluslararası, 600 milyon dolarlık ise ulusal gişesinin yanına ne “Yüzüklerin Efendisi” (“Lord of the Rings”) serisi ne de “Kara Şövalye” (“The Dark Knight”) yaklaşabildi. Ancak kendi filmi “Avatar”, 13 yıl sonra bu iki rekoru da tarihe gömdü tamam, ancak şimdilerde yeni rakamın peşinde koşuyor daha çok.
“Titanic” ile “Yüzüklerin Efendisi”, daha önce Oscar ve hasılat başarılarını elde eden iki nadide örnek Peki hem gişede bu kadar başarılı olup, hem de Oscar’ın en önemli adayı olmanın sırrı nedir? Elbette bu soruyu cevaplamak için, hemen böylesi örneklere bakmak lazım deriz.
“Titanic” ve “Yüzüklerin Efendisi”, ilk çırpıda gözümüze çarpanlar. İkisi de büyük prodüksiyon olmalarının yanında derin alt metinleriyle de dikkat çekiyorlar. “Titanic”in sınıfsal ayrım ile ilgili evrensel açılımları var, “Yüzüklerin Efendisi” ise iktidar meselesine alegorik (film dünyasının dışında bir şeyi temsil etme) bir bakış atıyor. Ancak “Titanic”, 1940’larda “Rüzgar Gibi Geçti” (“Gone with the Wind”) ile zirve yapan ‘epik aşk filmi’ formülünü birebir uygularken; “Yüzüklerin Efendisi”, fantezi-epikte çığır açarak B sınıfı mantığını A tipine transfer ediyordu. Hatta şimdiye kadar üretilmiş en iyi savaş sahnesinin hala üçlemenin son filminin içinde bulunduğunu da not düşmeliyiz. Bilimkurgu tarihindeki birçok formülden beslenmiş “Avatar” ise bu ikisine de uymuyor. Zaten “Avatar”ı daha çok bilimkurgu sinemasının içinde incelemek lazım. Temasal açıdan bakınca Amerika’nın teknolojisi ile ‘ruh ağacı üreten uzaylı bir ırk’ın mücadelesinde kapitalist gözüken dünyalının doğa ile haşır neşir olup eskiye dönen uzaylıyla savaşını anlatıyor. Bunu yaparken de aslında bildik hikaye akışını tersine çevirmesi durumu söz konusu. Böylece globalleşen dünya’yı taşlıyor “Avatar”. Bu konuda derin alt metinleri olduğu da iddia edilebilir aslında. Formülüne baktığımızda ise karşımıza bilimkurgu tarihini iyi etüd etmiş bir yapıt çıkıyor. Öyle ki “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”) gibi başlayıp, “Matrix”in tek kelimelik felsefe mantığını kullanan, “Westworld”de ‘öteki’lerin arasına yalnız başına girme anlayışını benimseyen, ardından “Yıldız Savaşları”nın (“Star Wars”) sularına giren, ama “E.T.”nin katharsis mantığından da destek almayı ihmal etmeyen bir yapıt bu. James Cameron, belli ki bilimkurguda olması gereken yolu aralamaya çalışıyor. Ancak 2000’li yılların tür sinemasına baktığımızda “Kaynak” (“The Fountain”) gibi bir örnekten daha iyi bir yere oturamıyor. Bunun da sebebi Cameron’ın ‘Terminatör’ (Terminator) serisinde olduğu kadar tür kırması geleneğini yenilikçi bir şekilde uyguladığını veya derin alt metinler açtığını göremememiz. Burada sadece Yeni ‘Yıldız Savaşları’ veya ‘Maymunlar Cehennemi’ olmak istemeyen bir yapıt var. Bu amacı doğrultusunda da “Maymunlar Cehennemi”nin ‘uzayda bir gezegene gelen dünyalı, orada yaşayan ırkın arasına girince neler olur?’ sorusunu benimseyen hikaye yapısını birebir alıyor. Ancak bu, o zamanın teknolojisinden daha ileri bir şekilde kullanılıyor. Aslında Cameron’ın bu ana iskeleti kullanırken zaman yolculuğu motifini benimsemekten çok, “Star Trek”in ışınlanma mantığını oradaki sinema tarihinin en derin doğa-kültür çatışması alt metinlerine girmeyi tercih ediyor. Öyle ki “Avatar”, ana karakterini Na’vi adlı bizden daha uzun, mavi tenli, uçabilen ve sadece ormanda yaşayabilen bir ırkın arasına yolluyor. “Maymunlar Cehennemi”nde ise ormanda yaşayanlar maymunlar idi. Bilgisayar oyunu estetiği, üç boyutlu teknoloji ile buluşuyor Yani durum “The Matrix” sonrası bilgisayar teknolojisinin gelişip bilgisayar oyunu estetiğinin sinemaya girmesiyle bir hayli farklılaşmış. “Avatar” da o bilgisayar oyunu estetiğinden nasibini alarak, bizi Sam Worthington’ın ana karakterinin izinde bir maceraya davet ediyor. Onun gözünden gezegene bakış atan bir ‘demo’nun ardından kendi kararımızı verme şansına kavuşuyoruz. Bolca bakış açısı planı kullanması da bunu kanıtlıyor elbette. Bilgisayar teknolojisinin gelmesi de internet dilindeki ‘Avatar’ kelimesinin devreye girmesiyle gerçekleşiyor burada. Öyle ki karakterimiz ve bütün dünyalılar (ya da Amerikalı beyni!) bu suyun altında yaşamalarıyla Poseidon’un müritlerini andıran Na’vililere dönüşüp, zamanlarını orada geçiriyorlar. Uzay gemisinden o ormana ışınlanıyorlar kılık değiştirip. Bu kılık değiştirme meselesi de sözünü ettiğimiz gibi teknolojiden kaynaklanıyor. Aslında bu durumun kaynağı da bizi 1973 tarihli “Westworld”e götürüyor. Öyle ki Michael Crichton imzalı yapıt, sinemada bilgisayar oyunu estetiğini kullanan ilk filmdi. İki ana karakterini uzayda bir yerde kurulmuş ‘Batı Dünyası’na (Westworld) yerleştirip, onların androidlerle mücadelesine odaklanıyordu. Tatil olarak başlayan bu gezi, sonradan ölüm-kalım mücadelesine dönüşüyordu. Burada da ‘Avatar’ yani başka bir vücudun içine girme mantığının aynı şekilde kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Kovboy-kızılderili çatışmasının alegorisi Na’vilerin ormanların üstündeki yapraklarda uyumaları, ruh ağacının köklerinden gelen deniz anası’vari ilginç yaratıklarla içli dışlı yaşamaları ve ultra-gelişmiş canlıların da aralarına girmeleri, bir hayli ilginç ve hatta fütüristik bir orman portresi çiziyor. Bu da aslında biraz olsun ‘öteki’ yani ‘kızılderili’ yerine konan bu yeni ırkın, bilimkurgunun ‘space western’ adlı alt türüne yönlendirmesini sağlıyor bizi. Öyle ki “Westworld” ile sinemaya giren bu alt tür, aslında bilimkurguda teknolojiyle donatılmış western atmosferinin var olduğu filmleri işaret eder. Bu da filme ‘western kalıpları’na göre okunma şansı tanıyor. Öyle ki ‘Na’vi’ler su altında yaşayan yaratıklar kadar kızılderililere de benziyorlar. Ancak tabii ‘öteki’ kavramının zamanla yön değiştirip dünyalıların ‘kötü ötekiler’e dönüşmesi de filmin aslında daha önce sinemada yapılan bir taktiği uygulayarak, her şeye rağmen muhalif bir duruş sergilemesini sağlıyor. Tabii bu ormanın ‘Ruh Ağacı’ odaklı bir ‘internet ağı’ kurarak Na’vilere güç depolaması meselesi de bizim bilgisayar teknolojisinden daha gelişmiş bir evren ve zeka örneği çıkarıyor karşımıza. Tabii Na’vilerin ateist olmaları ve budalara tapmaları da aslında onları tam öteki yapıyor ama film bu ötekilik durumunu kullanmıyor. Öyle ki aslında James Cameron bunu “Yıldız Savaşları”ndaki aksiyon ile bütünlenen ‘uzay operası alt türü’nün bir ürünü olarak da görüyor. Ancak bu konuda çok uçlara gitmiyor. ‘İyi uzaylı’ geleneğini benimseyerek izleyiciyi kendine bağlamayı beceriyor Kanımca 1956 tarihli “Yasak Gezegen” (“Forbidden Planet”), bu alt türü başlatan ilk yapıt olmuştu. “Avatar” da ona daha yakın sulara girerek ‘insan-uzaylı çatışması’na odaklanıyor. Lafın özü, “Yıldız Savaşları”nın çatışmadan çok ‘yeni dünyanın içinde bireyler’ meselesinin uzağında seyrediyor. Zaten bu konuda bir yenilikçilik yapmıyor ama “E.T.” ve Michael Rennie (“Dünyanın Durduğu Gün”de) gibi zaman zaman gördüğümüz ‘candostu uzaylı’ kavramının izini sürüyor. Bildiğimiz üzere bu filmlerden özellikle Spielberg imzalı “E.T.”, başta çocukların olmak üzere bütün izleyicilerin duygularına seslenip katharsis (özdeşleşme) mantığıyla tartışmasız bir klasiğe dönüşmüştü. Ben ise filmin izleyiciye çok fazla oynayıp, sadece kendi ölçütlerinde iyi çekilmiş bir yapıt olduğunu düşünmekteyim. Aslında Cameron’ın, uçlara giden “Yıldız Savaşları”nın ‘kült ve fazla okunaklı’ yapısından çok aşk ve dostluğu öne çıkaran “E.T.”dekine benzer alt metinler seçmesi, filmin böylesine yüksek bir gişe rakamına ulaşmasını sağlamış kanımca. Öyle ki yönetmen, Lucas gibi ‘dünya portresi’ ve ‘fark’ peşinde değil de, “The Abyss” gibi uzaylı gösterdiği filmlerde de gördüğümüz üzere ‘duygulara seslenme’nin peşinde olan bir sinemacı. Bu da aslında filmin yapısına yansıyor. Bunu bir kenara koyunca ise Cameron’ın ‘artık robotların devri kapandı bilgisayar teknolojisinin ürünü canlılar devri geldi!’ düşüncesiyle “Matrix”in mantığını kendi leyhine kullandığı söylenebilir. Robotların yerine na’viler Çünkü burada insanlardan güçlü gösterilen Na’viler, ormanda Ruhlar Ağacı’nın yarattığı ‘ağ’ ile ayakta durabiliyorlar. Bu da bir bilgisayar teknolojisi ve mini-Matrix etkisi yaratıyor ister istemez. Filmin IMAX ve üç boyutlu teknolojisi de elbette buna eşlik ediyor. 1950’lerden beri sinemada olan ve sürekli gelişen robot mantığı da bir şekilde rafa kalkacak artık Cameron’a göre. Yönetmen “Terminatör”de sinemanın en melez robotlarını kullandığından bu tanımı yapmakta haklı ve büyük ihtimalle ileride “Avatar”, böyle bir etki yapacak. Belli ki artık sinemada uzaylı dendiğinde Na’vileri göreceğiz. Halen “Transformers” filmleri üretilecek olsa dahi... Tabii filmin “Avatar” ismiyle “Matrix” kadar felsefi sulara girmekten ziyade sinemaya yeni bir ırk armağan etmenin peşinde koşması, gerisini ise bir aksiyon-macera iskeleti için kullanması, biraz olsun Cameron’ın amacını belli ediyor. “Avatar”ın sadece internette olduğu gibi başkasının bedenine girme ya da yeni nickname (rumuz) almaya tekabül etmesi de “Matrix” modelinin izindeki dünyanın yaşayış stilini destekleyen bir duruş. Nihai sonuçta “Avatar”, “Yıldız Savaşları”, “Maymunlar Cehennemi”, “Matrix”, “Westworld”, ve “E.T.” gibi bilimkurgu sinemasının birbirinden farklı klasiklerinin bir sentezini sunarken, bunu kendi ‘duygusal’lığına uyarlama peşinde koşuyor. Bu sebeple de ‘devrimci’ iddialarını, sadece belli alanlarda taşıyabiliyor. O da 70’lerin devrim yaratan üç sakallı yönetmeninde (Francis Ford Coppola, Steven Spielberg ve George Lucas) gördüğümüz gibi ‘teknolojik’ dünya açısından olabilecek belli ki...